6’lı Masa’nın altından Susurluk’un hayaleti çıktı

Cumhur İttifakı reisleri 6’lı masanın altında kim var, HDP mi, PKK mi, FETÖ mü diye merak ediyor, daha doğrusu HDP’nin oluğundan emin görünüyorlardı ya, soru cevaplandı. Meğerse Masa’nın altında Susurluk’un hayaleti varmış.

Faili meçhullerden siyasî manipülasyonlara, darbelerden provokasyonlara, siyasî suikastlerden partilerin içlerindeki tepişmelere kadar, siyaset sahnesinde olup bitenleri takıntılı bir şekilde derin devlet aklına ve o aklın emrindeki illegal yapılara bağlayan ben bile bunu düşünemezdim. 

Susurluk’un bugünlerde sadece zihniyetiyle değil reisleri, elebaşıları, tetikçileri, mafyaları ile işbaşında olduğu apaçık ortada. Kendisi de aynı bataklığın çiçeği olan, muktedirlerin gözünden düşünce itirafçılığa soyunan Sedat Peker sayesinde pislikler ortaya serilmeye başladı. Devlet Bahçeli’nin desteği, Soylu’nun kollaması altında Ağar’ıyla, Ekeni’yle, Çakıcı’sıyla açıkça ve özgürce icrai sanat eylemekteler. Şaşırdığım bu değil, beni şaşırtan Susurluk hayaletinin 6’lı Masa’nın altına saklanmış olması.

Sedat Bucak Susurluk’un sembolüdür

6’lı Masa üyelerinden İYİP Başkanı Meral Akşener memleketi turlarken parti kurmaylarıyla birlikte Şanlıurfa’ya da uğramış. Esnaf ziyareti yapıp kebap yemekle yetinmemiş, soluğu Bucak aşiretinin reisi Sedat Bucak’ın yanında almış. Medyada pek dostane fotoğrafları çıktı. Bucak’a, Urfa’dan birinci sıradan milletvekilliği vaat edildiği, kendisinin daha fazlasını istediği de sızan bilgiler arasında.

25 yıl önce yaşanan Susurluk kazasını/olayını/skandalını bilmiyor, hatırlamıyorsanız, “Bunda ne var! Urfa’dan milletvekili çıkarmak isteyen bütün partilerin yolu yüzbini aşkın nüfuslu korucu Bucak aşiretine düşer” diyebilirsiniz. Ancak bilenler bilmeyenlere, hatırlayanlar hatırlamayanlara anlatsın: Yirmi beş yıl önce Türkiye’yi sarsmış, derin devlet çetelerini, Türk Gladyo’sunu, faili meçhul cinayetlerin asli faillerini ortaya sermiş, yakın tarihin en büyük, en yaygın kitle protestolarından biri olan “sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemine neden olmuş, “mafya-devlet-siyaset” üçgenini açığa çıkarmış 3 Kasım 1996 tarihli Susurluk olayının baş aktörlerinden biri, kazadan tek sağ kurtulan TBMM 19., 20., 21. dönem milletvekili Sedat Bucak’tır. Bucak, Ülkücü Mafya liderliğinden derin devletin baş tetikçiliğine terfi ettirilen Abdullah Çatlı ile birlikte dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın merkezinde bulunduğu illegal aparatın en nüfuzlu ve her daim korunan üyelerinden biridir.

Susurluk soruşturma ve yargılamaları sırasında Mehmet Ağar’la birlikte dokunulmazlıklarının kaldırılması talebiyle TBMM’ye gönderilen fezlekede “Cürüm işlemek üzere silahlı örgüt meydana getirmek”le suçlanmış; Susurluk davasının 19 sanığı (ki aralarında dönemin içişleri bakanı Mehmet Ağar da vardı) yargılanır ve mahkûm edilirken, bir aşamada derin güçlerin müdahalesiyle bu işten sıyırtmayı başarmış, tekrar milletvekili bile seçilmiştir.

(Yazıyı uzatmamak için, isteyenlerin “Susurluk kazası/Susurluk davası” konusundaki Google’da da mevcut belgelere, raporlara, kararlara, dönemin haberlerine bakmalarını salık veririm.)

Faili meçhullerin faili bir terör örgütü

Bu silahlı terör örgütünü kurmak ve yönetmekle yargılanan sanıklar, mahkemelerde kendilerine yöneltilen sorulara “devlet sırrı” diyerek cevap vermekten imtina etmişlerdir. Evet, devlet sırrıydı, çünkü örgüt başlangıcında PKK’ye karşı mücadele amacıyla OHAL döneminde asker-sivil odakların kararıyla kurulmuştu. 1990’ların bini aşkın faili meçhul cinayeti bu devlet stratejisinin sonucuydu. Dönemin ünlü katillerinden “Yeşil” lakaplı Mahmut Yıldırım’dan İbrahim Şahin’e, Korkut Eken’den JİTEM’cilere tümü, bir şekilde Özel Harekat Dairesi’ne, oradan Ağar’ın başında bulunduğu İçişleri Bakanlığı’na bağlanıyordu.

Susurluk olayının ardından dönemin Başbakanı Tansu Çiller -ki örgüt Tansu Çiller Örgütü olarak da anılmıştır- Susurluk’un aslî faillerinden İçişleri Bakanı Mehmet Ağar yerine Meral Akşener’i içişleri bakanı olarak atadı.

PKK’ye karşı kurulmuş olan bu illegal yapı, kısa sürede mafyalaştı, uyuşturucu ticaretinden silah ticaretine kadar her türlü suça, cinayete, suikast eylemine bulaştı; düştü kalktı ve bugünlere geldi.

Terörle aranıza mesafe koyun Sayın Akşener

Meral Akşener ile Sedat Bucak’ın Şanlıurfa buluşması konusunda İYİP’den yapılan açıklamada, bunun bir dost ziyareti olduğu, “eski günlerden sohbet edildiği” bildiriliyor. Akşener ve Bucak’ın aynı dönemde milletvekilliği yaptıkları hatırlatılıyor.

Sayın Akşener akıllı, kararlı, hesaplı olduğu kadar deneyimli de bir siyasetçi. Susurlukçu ve korucu aşireti reisi Sedat Bucak’ın toplumun hafızasında nasıl bir yeri olduğunu bilmemesi imkânsız. Sadece dönemin esas mağduru Kürtlerin hafızasında değil, Susurluk’un ardından günlerce ışıklarını yakıp söndüren, sokaklarda, meydanlarda toplanıp “temiz devlet” çağrısı yapan, derin çeteleri protesto eden milyonların hafızasında da…



İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, 2 Eylül’deki Şanlıurfa gezisinde,
Susurluk davasında yargılanan eski DYP milletvekili Sedat Bucak’ı ziyaret etti

Bu  göstere göstere buluşmanın hangi amaca hizmet ettiğini; son zamanlarda epeyce nazik dengeler üzerine oturan 6’lı Masa’ya güveni ne ölçüde sarsacağını, bu türden adımlarla iktidarın tuzağından kaçınmanın nasıl mümkün olacağını sormak biz yurttaşlara düşüyor. Sayın Akşener seçimler öncesinde Kürtlere, 1990’ları unutmayın,  “geliriz haa!” mesajı mı vermek istiyor? Kendi kitlesine, 1990’lardaki zihniyetinden ve bağlaşıklarından kopmadığını mı göstermek istiyor? Yoksa bizlere; bu ülkenin demokratlarına, özgürlükçülerine, barışçılarına gözdağı vermek mi amacı?

Her ne olursa olsun, kendisine “Terörle aranıza mesafe koyun” diye seslenmenin zamanıdır.

6’lı Masa’yı sakınmak, korumak için…

6’lı Masa’nın etrafında oturan liderlerin devlet anlayışlarını, devletle ilişki ve bağlarını biliyoruz, ama bu aynı zamanda Gladyo ile devletin içine yuvalanmış derin çetelerle, devlet aklı adına siyaseti dizayn etmeye çalışan odaklarla uzlaşmaya kadar gidebilir mi? Sanmıyorum, buna inanmak istemiyorum. Ancak Akşener’in göstere göstere yaptığı Bucak ziyaretini bundan başka bir şeye yormak da mümkün olmuyor. Ve doğrusu ya, altından Susurluk’un hayaleti çıkan bir masa bana güven değil tedirginlik veriyor.

Türkiye’nin gerçek demokratları 6’lı Masa’ya zarar vermemek için uzun süredir bağırlarına taş basıyorlar. Hakkını yememek gerek; aynı yapıcı sabrı Sayın Kılıçdaroğlu da gösteriyor. Ne var ki aynı özenin Masa’nın ikinci etkili üyesi tarafından gösterildiğine şahit olmuyoruz. (Misal: Akşener’in CHP’nin kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk ettiği Bolu Belediye Başkanı’na ziyareti ve o zatın faşizan uygulamalarına ve tutumuna övgüler yağdırması.)  

Bir CHP milletvekili,  kendisine yöneltilen “HDP’den bakan olur mu?” sorusuna “olur” cevabı verdiği için Masa’yı sallamakla suçlanıyor. (Ne diyecekti! Meclis’in her türlü yasallığa sahip üçüncü partisi için Anayasa’yı çiğneme pahasına “hayır, olamaz” mı diyecekti!) Sonra, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, Susurluk’un hayaletinin masaya musallat edilmesine sesini çıkaran yok.

Şimdi bana da “Aman 6’lı Masa’yı yıpratma” diyenlerin, hatta her zamanki gibi hakaret edenlerin çıkacağını biliyorum. Oysa ben yıpratmak değil, tam da Susurluk zihniyetinin tasallutundan korunmaları için uyarıyorum.

“6’lı Masa’nın amacı ikinci yüzyılda Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmak, demokrasiyi inşa etmektir” diyenlere, demokrasi Susurluk zihniyetiyle, Susurlukçularla, faili meçhullerle bağdaşmaz, kendinizi koruyun, diye naçizane sesleniyorum.

Üstelik Susurluk’un, ölenler hariç aynı aktörlerle piyasaya çıktığı şu günlerde…

 

Oya Baydar kimdir?

Oya Baydar, subay bir baba (Ahmet Cevat Baydar) ve Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerinden Behice Hanım’ın kızı olarak 3 Temmuz 1940’ta İstanbul / Kadıköy’de doğdu. Politik mücadele yıllarında içinde bulunduğu yapılara karşı da eleştirel bakışını esirgemeyen açık sözlü tavrıyla özgül bir etki yaratan; görüş, eleştiri ve önerileri her kesimde takip edilen yazar, Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’ni bitirdi.

Edebiyat hayatına esas itibarıyla 17 yaşında lise öğrencisiyken yazdığı ve Hürriyet gazetesinde tefrika edilen Umut Yolu adlı romanla atıldı. Françoise Sagan’ın Bonjour Tristesse romanından etkilenerek kaleme alınan bu roman, gazete tarafından ismi değiştirilerek Kalbimin Aradığı Erkek adıyla basıldı ve Baydar çok genç bir yazar olarak gazetedeki ilanlarda “Türkiye’nin Sagan’ı” olarak tanıtıldı. Baydar, gazete sayfalarında kalan bu romanını daha sonra kitap halinde yayınlamadı.

1960’ta lise son sınıftayken -kendisine okuldan atılma sıkıntısı da yaşatan- Allah Çocukları Unuttu romanını yayımladı. Baydar’ın ikinci romanı Savaş Çağı Umut Çağı (1963), ilk basımından yaklaşık 40 yıl sonra, 2010’da Savaş Çağı Umut Çağı: Bir Yirmi Yaş Güncesi adıyla yeniden yayımlandı.

Biri tefrika olarak Hürriyet gazetesi sayfalarında kalan, diğer ikisi ise kitap halinde basılan bu üç romanın ardından Oya Baydar, gazetecilik ve politik mücadele içinde geçen yaklaşık 30 yıl edebî eser kaleme almadı.

Hürriyet gazetesinde tefrika edilen romanından aldığı telif ücretiyle Paris’e gitti, orada sosyalist çevrelerle iletişime geçti. Paris’te kurduğu iletişimin etkisiyle sosyoloji okumaya kadar verdi.

1960’ta girdiği İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü 1964 yılında bitirdi. Aynı yıl sosyoloji bölümüne asistan olarak girdi ve “Türkiye’de İşçi Sınıfının Doğuşu” konulu doktora tezine başladı. Doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler bu olayı protesto etmek için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay Türkiye’de ilk üniversite işgali eylemi oldu.

1966’da Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) üye oldu. Bir süre, ABD’de Columbia Üniversitesi’nde, sosyal bilimlerde istatistik yöntemleri konusunda çalıştı. 1969-70 arası Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde asistanlık yaptı.

Toplumsal hareketliliğin yükseldiği, Türkiye’nin sosyalist düşünce ve örgütlenmeyle tanıştığı 1960’larda, edebiyatı tümüyle bırakıp toplumsal-siyasal yapı araştırmalarına yöneldi ve sosyalist hareket içinde aktif oldu. Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik (1970-71) dergisinin kurucuları arasında yer aldı.

12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Türkiye İsçi Partisi (TİP) üyesi olduğu için tutuklandı ve üniversiteden çıkarıldı.

Bu dönemde Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı (1972-79). Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin (TSİP) kuruluşuna katıldı.

Yazılarıyla ilgili olarak hakkında eski Türk Ceza Kanunu’nun 312, 142 ve 159. maddelerinden 30 dolayında dava açıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında bulunduğu Almanya’dan Türkiye’ye dönemedi ve 12 yıl boyunca Almanya / Frankfurt’ta siyasi göçmen olarak yaşadı. Bu yıllarda Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde, Sovyetler Birliği’nde, Moskova’da bulundu.

Baydar, sürgün yıllarının ardından 1992’de Türkiye’ye döndü. Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı’nın ortak yayınları olan “İstanbul Ansiklopedisi“nde redaktör, “Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi“nde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Yeniden döndüğü edebiyatta ardı ardına yayımladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı. Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Kedi Mektupları adlı kitabıyla 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü, Sıcak Külleri Kaldı romanıyla 2001 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı, Erguvan Kapısı‘yla 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü, Çöplüğün Generali romanıyla TÜYAP Kitap Fuarı’nda 2009 yılı Dünya gazetesi yılın telif kitabı ödülünü aldı.

İtalyan Carical Vakfı tarafından verilen “Akdeniz Kültürü Ödülü”ne 2011’de Hiçbir Yere Dönüş adlı romanıyla Oya Baydar layık görüldü.

Sıcak Külleri Kaldı romanı ile de 2016 yılının Fransa / Türkiye Edebiyat Ödülü’nün de sahibi oldu.

2001’de Türkiye Barış Girişimi’nin kurucusu ve sözcüsü olan yazar, aynı zamanda PEN Yazarlar Birliği üyesi.

Kitapları 23 dilde yayımlanan Oya Baydar, kuruluş günlerinden itibaren T24’te köşe yazıyor, İstanbul’da ve Marmara Adası’nda yazmayı sürdürüyor.

ESERLERİ

Roman

Allah Çocukları Unuttu (1960)
– Savaş Çağı Umut Çağı (1963)
– Kedi Mektupları (1997)
– Hiçbiryer’e Dönüş (1999)
– Sıcak Külleri Kaldı (2000)
– Erguvan Kapısı (2004)
– Kayıp Söz (2007)
– Çöplüğün Generali (2009)
– O Muhteşem Hayatınız (2012)
– Yolun Sonundaki Ev (2018)
– Köpekli Çocuklar Gecesi (2019)
– Yazarlarevi Cinayeti (2022)

Deneme

– Surönü Diyalogları (2016)

Öykü

– Elveda Alyoşa (1991)
– Madrid’te Ölmek
– Mırınalı Madride (2007)

Anlatı

– Bir Dönem İki Kadın: Birbirimizin Aynasında (Melek Ulagay ile, İstanbul 2011) Yetim Kalacak Küçük Şeyler (2014)
– Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk
– Oya Baydar ile Nehir Söyleşi (Ebru Çapa ile, 2018)
– 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri (2021)

 

Leave a Comment